aşk…

Allah belasını versin. lanet gelsin üstüne, yerlerde sürünsün, göz bebekleri patlasın da içine kaçıp ciğerlerini yaksın, oradan da midesine geçip  yaksın, tekrar kalbine sıçrayıp kendini imha etsin…  Evet aşk bu!


iyileşmek nedir? insan iyileşebilir mi? ya da iyileşmek mi ister? ya da sadece iyileşir mi?

hep bu şekilde sorularım! diye başlığı bu şekilde yazdım aslında…

Artık tek bildiğim, evet kişi iyileşebilir ve bu kimseye bağlı bir durum değildir. Ama biz hep birilerine bağlı olsun isteriz. Yani en azından ben hep öyle zannetmiştim. Biri beni sevince, biri beni isteyince, biri beni takdir edince, annem seni seviyorum dediğinde… iyileşir zannetmiştim… iyileşmedi.

Değilmiş…

Yani bunlar olsa da olmasa da değişmedi…

Herkesi ve her şeyi bıraktığımda ve kendime baktığımda ve kendimi yargılamadığımda bir adım atabildim. Kimseyi (çok afedersiniz ama) ‘siklemeyip’ ben de bir sıkıntı var diyip kendimi düşünmeye başladığım anda kendim için bir adım attım ben.

ve daha çok adım atacağım.

hayat zor, insanlar zor, yaşamak zor! ve bunun için destek gerekiyor ise çekinmenin anlamı yok! destek alın. daha kolay ve keyifli olur en azından.

bir arkadaşım değil ben aldım oradan biliyorum:)

yaşamak güzel şey…

yaşamaya dair şeyler yaşamayı değer kılar…

iyi ki varız…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kimse

 


Vazgeçmek nedir? İnsan neden vazgeçer?

hep sevdiklerimizden vazgeçmek zorunda kalıyoruz. Ya bizi biz istemeden terk ettikleri için zorunda kalıyoruz ya da bize zarar verdiklerini ya da bizim onlara zarar verdiğimizi düşündüğümüz için onları bırakmak, onlardan kurtulmak istiyoruz. Ölen sevdiklerin ve sigara gibi düşün… özür dilerim belki çok ağır bir benzetme oldu ama…

Ölen zaten gidince elimizde bir çare kalmıyor.

Sigara seni sevmeyen, seni istemeyen, ve sana zarar veren ( bildiğin halde gitmesini istemediğin) sevdiğin gibi. Seni seviyor ama senin istediğin gibi değil. Seni hiç bir zaman da öyle sevmeyecek ve bu yaşın 70 de olsa değişmeyecek. ruhuna, sağlığına zarar. çünkü sen onu seviyorsun. onun seninle hiç bir bağlantısı yok, arkadaş olmaktan öte!

belki sevmemek değil de o şekil de istememek ve bunu kabullenmek olay.

hepsinin geçtiğini, geçeceğini bilerek kabul etmek.

geçer mi demeyeceğim, hayat bu, her şey geçiyor, yeter ki sağlıklı olsun insan…

ama zor.

biraz kafam güzel, sigara benzetmesi ne kadar doğru oldu bilemiyorum ama.

bazı şeyleri bırakması zor.

sigara o kadar zor değil de… seni sevmeyenin seni sevmesini istemesini bırakmak daha zor geliyor insana.

ve bunu hiç bir şeyin değiştiremeyeceğini bilmek ama devam etmek zor.

ama hayat bu. böyle büyüyoruz galiba. yaş alıyor ve yaşlanıyoruz.

önceden kızdığımı düşündüğüm herkese, her şeye bakınca, şu anda olan her şeyin geçeceğini biliyorum.

hepsi geçecek. bana neler bırakacak bilmiyorum ama ne kadar kötü olabilir ki? ölmüyor isem? ölmüyor isek?

ben hep böyleyim, hiç bitmeyecek gibi sevip, sevilmeyince yere çakılan ve uçmayı beceremeyen Rabiş işte..

çok ta şey etmeyin yani 🙂

ama bir şey öğreniyorum galiba…

öğrenmek o kadar güzel bir şey ki…

öğrendiğime ve öğrenmeme sebep olanlara ayrıca şükrediyorsun.

Sahip olduğum her bir insan ve her şey için çok mutluyum…

ama biraz üzgünüm olamayanlar için.

işte hayat dediğim bu.

çok saçmaladım belki ama şu anda okuduğun ben bu…

sahip olduklarına her zaman şükreden ama şu anda içinden mutsuz, kendine kırgın ve kızgın. sebebininde kendi olduğunu bilen!

çok iyi değilim ama her şey daha güzel olacak umudumu kaybetmeden…

her daim dinlediğim bir Nazım Hikmet eserini Genco Erkal, Fazıl Say ve Zuhal Olcay!ın, dile getirdiği küçük bir an ile sonlandırıyorum. Nazım Oratoryosun’ nun farklı versiyonlarını internette bulabilirsiniz. Ben en sevdiğim küçük bir anı ile gecemi kapatıyorum…

Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
bir sincap gibi mesela,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani bütün işin gücün yaşamak olacak.
Yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani o derecede, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut kocaman gözlüklerin,
beyaz gömleğinle bir laboratuvarda
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde.
Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
yaşamak yanı ağır bastığından.
1947″Şiirin Merkezi- Siirblog.com

yeni oje sürdüğün tırnakların ile bira kapağı açmaya çalışmak gibi değil mi bazen hayat?tedirgin…

hoş bira açmak daha kolay artık ama hayat bazen öyle olmuyor…

şöyle anlatayım, önce denk geliyorsun, olur mu lan diyorsun, sonra olur ya denemekten ne zarar gelir diyorsun? en kötü ne olabilir ki? yakışmaz ise silerim gider…

sana çok yakışacağını da biliyorsun, yakışıyor da ama çok dikkatli olman lazım her şeyin düzgün olması için…

sonra sürüyorsun, sürerken her yere taşırıyorsun, lan yanlış yapıyorum diyorsun, düzeltmeye çalışıyorsun, bir kat daha geçeyim o zaman daha güzel olur diyorsun.

Bu arada eğer ki bira içiyorsan zaten olaylar çok acayip, tırnakların değmeden dolabı aç, birayı al, ojeleri bozmada aç ve iç… ooof, neyse içiyoruz 🙂

Bazen olmuyor işte, sen o rengi seviyorsun ama o renk sana yakışmak istemiyor. İstemiyor yani seni.

Sen de bakıp, güzel olabilirdi lan azcık daha iyi olsaydım diyerek, beceremeyeceğini bildiğin için  tekrar denemeye çalışıyorsun ama olmuyor ve sen de vazgeçiyorsun o renkten.

Zorundasın yani.

Çünkü bordo oje seni siklemez, senden çıkmış mı, silinmiş mi bilmesine gerek yok.

Ama sen bilirsin çok zor silindiğini. ve silemezsin…

yeni oje sürdüğünde bile tırnaklarının kenarından sana bakar ve ben hala buradayım der.

Tabi bu genelleme değil, bu benim bordo oje deneyimim…

Tek bir renk neden derseniz, bana göre en zoru bordo olduğu için bordoyu seçtim. Keşke her renk bordoya çıksaydı…

en azından şu anda hissettiğim bu.

ama çıkmayacak biliyorum. yakın zaman da en azından… ama sorun değil.

insan bir çözümünü buluyor galiba. Aslında çözümü belli, hatta netleştirilmiş, hatta dönüşü olmayacak bir yola girdiğini bilmek ama beyninde ve kalbinde her daim geri adım atmaya çalışmak çok acayip. Her şey de netsin, her şeyi kabul etmişsin ( yersen) ama hala içinde bir yer, ya öyle değilse diyor ya. işte o an kendimi kesesim geliyor… ya öyle değilse derken aslında öyle olduğunu, öyle olması gerektiğini bilmek yemin ediyorum bordo ojeyi sürüp sonra bir de kenarlarını temizlemek gibi benim için.  Çıkarırken o ojeyi 5 saat uğraşacağımı bildiğim halde sürüp çok sevmek işte.

Hepsi aynı bok yani.

Hepsi zor, bordo oje sürmekte zor, bordo aralarda kalmakta.

Silinmez mi? silinir elbet, ojeyi aseton ile silersin de diğeri için zaman gerekiyor galiba…

göreceğiz…

 

 

 

 

 

 


Çürümüş bir ruh yenilenebilir mi?

Neden bir insan ruhunun çürüdüğünü hisseder ki? Neden ben bunu zaten hak ediyorum mu ki ? yi insan kendine yakıştırır? Bir insan herhangi bir şeyi ya da bir kimseyi neden ve nasıl hak etmediğine karar verir? Ya da neyi neden hak ederiz?

Her bir yazımda ve yaşımda  büyüdüğümü zannederken, neden her şey aynı boka sarar?

İnsan 7 sinde neyse 70 inde de aynıdır dedikleri bok bu mudur?

Ve aslında ruhumuz gerçekten hastadır ve biz görmek mi istemeyiz?

Bu ruhun yükünü benden başka kiminle paylaşabilirim ki… Neden zaten yorgun olan başka ruhlara bir de ben buhran olayım ki…

Aşk. Benim için en net cevap olabilirdi aslında. Ama o en çetrefillisi. Herkes istiyor ama korkuyor. Ölüm gibi aslında. Darlanınca ölsemde gitsem, iyiyken de hayat ne güzel lan! Keza öyle, birine bir şey hissetmek, o heyacanı yaşamak ve paylaşmak kadar daha güzel bir şey hissetmedim ben! ilk adımımı attığımdan sonra. Kazadan sonraki ilk adımım  ve bir de aşk mış gibi olan ilk heycanlarımı hep aynı hissettim. ya da öyle sandım…

Her adımım aynı aslında, canım sıkıldıkça, kalbim acıdıkça ayaklarıma bakarım hep. Yürüyorsun ve sağlıklısın derim.

Olmayacağını bilir gibisindir ama hani belki olur mu dediğin ve sıçtığın yerdeyim. İşte burası aslında istenmediğin ve siktir et dediğin yer galiba.

İşin boktan tarafıda herşeye olduğun gibi devam etmen gerektiğidir ve edersinde. zorundasın.

Ruhumun çürümesinin sebebi benim bu arada, hayatımdaki her yanlışın, her hatanın, yolunda gitmeyen her şeyin sebebi benim. Hiç kimse ama sadece ben.

Pişmanmıyım? Yaşadıklarımdan ve yaşayacaklarımdan asla! ama keşke daha iyimser ve umursamaz olabilseydim 🙂 keşke hakkımı arayabilen ve korkmayan bir insan olsaydım.

Olsun. Her şey olacağına varıyor galiba.

Keşke böyle olmasaydım.  Keşke var olmasaydım diyemiyorum ama keşke beynim ve kalbim daha farklı çalışsaydı…

Belki, belki bir gün düzelir bir şeyler…

Belki ben de biraz normal bir insan olurum 🙂

 

 

 

 

 

 

 


Ölüme inanmadığın için…

Bir an aslında her şey.

Karşının taksisine binip, köprüde! midem bulanıyor durur musunuz? diyerek, açmazsa, arabana kusucam lan diyip bir anda köprü parmaklıklarında bulmak gibi kendini… İstersen nefes al dinlen devam et, istersen nefes al ve atla.
Yaşamak şakaya gelmez der gibi.. yazdığını düzeltmek gibi… aciz…  kabul etmesende yalnız…

Atlayınca ölüyorsun, şanslıysan. değilsen zaten sıçtın.

Atlamıyorsan ve sorguluyorsan, benim gibi, o taksiyi bulabileceğine eminsin ama hiç bakmıyorsun. Bakmazsın da… hiç bir zaman binmek istemiyorsun.

Yaşamak, yaşamak isteği, o kadar ölen sevdiğine rağmen hayatta kalmak istemen, hala umudunun olması, hala ve hala diyebilmen pek normal olmasa gerek…

iyi ki düz düşünüp, düz yaşayıp, düz ölmeyeceğim.

için içine kusup duruyor ya. Belki de en iyisi bu. en azından kendi kedine canın acıyacak hep. hep. hep. hep. hep.

ve bazı insanlar hep için içine yalnız kalıp hep için içine kusacaklar…

Ki bu kötü değil… yalnız olmak iyi ya da kötü değil, hatta zor biliyorum ama.. bazen öyle gerekiyor demek ki…

Neyse, yaşamak güzel şey.

Bir garip benim gibiler için…

Ama demek ki öğrenilmesi gereken bir an. Bir nefes! Bir kelam belki de…

Hiç bilmediğin bir zamanı, senelerce damarlarında yaşamak gibi…

Hiç yapamayacağını bildiğin halde o köprüden atlayıp tüm hayatından kurtulup! tanıdığın herksin olduğu o kafandaki dünyaya gitmek gibi…

Nereden, neden başladım bilemiyorum ama…

Yaşamak şakaya gelmez…

Bir an…

Bir nefes…

Bir öğreti…

Nazım ile başlar ve abbasağa parkında sana nazım şiiri okuyan ‘Evrim’ ile son dem bulur.

ve sen bu son dem ile nefes alır. (nokta) koyarsın. ama asla sonu gelmez.

Ölüyoruz! ve hiçbirimiz farkında değiliz…

Hiç ölmeyecekmiş gibi hissediyoruz…  aslında ne zaman öleceğiz ve öldük, sadece bilmiyoruz.

Mutluysanız ne ala, bizim gibiyseniz şükela hahhahahahaha 🙂


Konuştuğum toprağın kulağı var mı? Yaşarken birine  söyleyemediklerimi, toprak bir ölüye iletebilir mi? 

Bir bok anladığımız yok aslında! Balık hafızalı, hiç bir boktan anlamayan, belki bir bok olurum diye çabalayan biriyim… benim gibiler var demiyorum ne haddime! Ben böyleyim, hasta, yaşadığı anın kıymetini bilmeyen öyle hasta bir ruh hali… ölüyoruz lan! Yaş aldıkça ölüyoruz! Pat diye, hasta olup ölüyoruz! Benim için konuştuğumuz toprağın kulağı yok bazen! Yaşarken söylesen ne kaybederdin!

Yanımızdakine konuşmak ağır ama toprağa konuşmak kolay! 

Ölüm bu kadar basit değil! Hep an için varız! Olalım ama anı bile yaşarken bir lütfu olsun be hatırlanacak!

Yaşam gibi ölüm de bazen lütuf belki! 

Dalga gibi! Seni öyle bir savurur ki, eğlenirken sen! bir anda toprağın altında köpüklü sularda boğulursun kimsenin ruhu duymaz! 

İlla kanser mi olalım, ölelim mi? Seni seviyorum iyi ki varsın demek için? 

Balık hafızam sağolsun! İyi ki varsınız her biriniz!

Bunu yazma sebebim sizsiniz! 

Ölmeden içinizden gelen herşeyi yapın lan! 

Yapın!